Uzun ve yorucu bir yolculuk sonrasında yapılacak en iyi şey dinlenmektir. Eğer vardığınız şehir İstanbul değilse. Henüz vaad edilmiş topraklara yeni girmiş olsanız da aracınız hızını azaltır. Acelenizi mutlu bir şaşkınlıkla yerini değiştirir. Trafik, şehrin görüntüsünün hızla akıp geçmesini istemezcesine aracınızın yavaşça süzülmesini sağlar. Fark edemedim ben de hayran gözlerle bakarken etrafa. Göğe dokunan binaların döndürdüğü başım, anlayamadı Avrupa’ya geçerken üzerinde yol aldığım köprünün ihtişamını. Sadece izledim kuşların uçtuğu yerden yürürken. Gökyüzünün ortasından denize çakılmış direklerin yaşattığı duygunun ruh titretici olduğunu hissettim ve o atmosferde gördüğüm ilk kadına aşık olabilirdim. Köprüden seyredilirken mum ışığındaki yemekten daha romantikti sokak lambalarının aydınlattı şehir . Göz kırparcasına binlerce ışık aynı ahenkte yanıp yine binlercesi aynı anda sönüyordu ve hepsinin bir telaşı vardı sanki.

Uykum tamamen kaçmıştı. Bir an önce tüm şehri gezmek istiyordum. Gerçekten de kutsaldı bu şehir. İki yakasından ayrılmış, iki aşık gibi karşı karşıya yerlermiş Şehr-i İstanbul’un içindeydim artık. Sıradan binaların tarihi atmosferle anlam kazandığı, dar yolların insanlara samimiyet kattığı, düzensizliği bile özgürlük olan bu şehir,dünya başkenti olmayı çoktan hak etmişti benim gözümde.Ama kızgındım dostlarıma. Böylesi bir şehirde yaşarken, bu güzellik eski dostlarla nasıl paylaşılmaz diye. Derince çektim içimi; aldığım nefes Asya’danken, döktüğüm iç Avrupa’ya doğruydu.

Eyüp Sultan Cami’inde sabah namazıyla başladı günümüz. Artvin’in cuma cemaati sanki oradaydı. Avludaki cemaatin yüzündeki nuru sabahın ilk ışıkları süslüyordu. Kuşlar, namazın bitmesini beklemiş ki uyanamayanları uyandırırcasına ötüyordu.

Eyüp tepesine çıkmıştık. Kahvaltı yapmalıydık, saatlerdir hiçbir şey yememiştik ama canım sadece manzaraya karşı çay içmek istiyordu. Haliç’in eşsiz görüntüsü ayaklar altındaydı ama yer de olduğu ölçüde değerliydi de. Havasından olsa gerek, çayı demli içmeye alıştım tek oturuşta.Tane tane aklımdayken tüm gördüklerim, o gün kahvaltıda ne yediğimi hatırlayamam ki… Bundan sonraki ziyaretimiz Sultan Ahmet’e idi. Binlerce insan dünyanın öbür ucundan gelirken buraya, biz kendi vatanımızın incisine henüz varmaktaydık. Geldiğim de sanki son yıllarını beni beklemekle geçiren bir camiydi Ayasofya. Yılların meraklı turistleriyle yorulmuştu. Sultan Ahmet ise hemen karşısında dimdik ayaktaydı. İçerisindeki ibadet ile beslenmiş gibiydi. Bense yeniden doğmuş gibi..

Topkapı Sarayıydı sıradaki. Henüz doyamamışken gezdiğim yerlere, bir an önce ayrılmam gerekiyordu bir sonrakiler için. Bir günde ne kadarı gezilebilirdi ki İstanbul’un. İlk defa bir saraya girecektim. Adeta tarihin içerisinde seyahat ediyordum, belki de kayboldum ama derinliklerinde değil güzelliğindeydi benim yitirilişim. Sarayı anlamıyla gezmek için birçok ülkeyi gezmekten daha uzun zaman ayırmak gerekirdi fakat artık süremiz dolmaktaydı. Artık sahile inmekteydik. Koca bir denizi sarmalayan şeridin üzerinde yürüyorduk. Bizden başka herkes için normaldi deniz kenarında yürümek. Hatta bazıları sahilde olduklarının farkında bile değillerdi.Su insanı dinlendirirken böylesi bir deniz İstanbulluların nasıl olur da diğer topluluklardan daha sakin bir kıvama sokmaz,anlayamamıştım. Kafamı karıştıran onca şey varken, bir de bunu düşünmüştüm.

İstanbul’da insan önündekileri gördükçe arkasında bıraktıklarını unutup bir daha geriye dönemiyor. Oysa neler kalmıştı geride, bakmaya doyamadığım. Sarıyer’e varmıştık sahilden ilerleye ilerleye. Pembe Köşk’te öğlen yemeği yiyecektik.Beşiktaş’ın manzarası yine mükemmeldi. yoğun havası burada azalmaktaydı. Daha sade, daha dinlendirici ama daha az eğlendiriciydi. Biraz dinlenmek gerektiğinde, bedenle birlikte ruhun da huzur bulduğu yerdi burası. Yemek sonrası biraz düşündüm çayın bardağımda demlenirken. Üç imparatorluğa başkentlik yapmış şehir, dünya tarihine şahitlik etmişti. Ne aşklar, ne imparatorluklar, ne olayları görmüştü. Yaşanılan her şeyin tekabülü vardı yüzyıllık duvarların arkasında. Anıların tekrar tekrar farklı isimlerle yaşandığı bu şehirde sanki her şey yeninden can buluyordu her defasında. Sanki bu şehri ilk gezen birsiydim. İlk kez görücüye çıkmış gibiydi Ayasofya gözlerimde. Sanki dinlememişti Orhan Veli İstanbul’u daha önce. İlk kez ben dinliyor gibiyim kuzeyden esen rüzgarın sesini. Yahya Kemal, Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü severken haklıymış dedim içimden. Bir kez daha ne zaman gelirim diye düşünmeye başladım. Öyle ki halim hem derin düşüncemden hem de çayımın deminden belliydi ve artık gitme vakti gelmişti. Son durak Çamlıca’ydı. Tepeden bakmak kalmıştı İstanbul’a. Göremediğimiz yerleri uzaktan da olsa süzmek için yola çıkmıştık.

Gelin arabalarının arasında yol üzerinde yükseldikçe yükseldik. Çamlıca’ya tırmanırsan büyük Çamlıca’ya çıkmış olurmuşsun. Güzelce dinledim hikâyesini. Rüzgârı sert esermiş, dikkatli olmak gerekmiş ama nasıl koruyabilir ki insan kendisini, tüm İstanbul avuçlarının arasında olduğunda. Martıların uçtuğu mesafeden izlenen iki kıta. Gözlerin şaşırdığı, nereye bakacağına karar veremediği zaman içerisinde, akıl nasıl düşünsün rüzgârın yamaçtaki şiddetini?

Ve artık dönmek vaktiydi. Dedem bana,” Sana en güzel hediye İstanbul’da bir gün yaşatmak olacaktır.”demişti. Haklıydı da. Bana bu günden daha güzel hediye olamazdı. Bir günde bitiremeyecek bir hediye hazırlamak isterseniz İstanbul’u tavsiye edebilirim. İstanbul’da yaşıyor olsanız bile…

Bu yazıyı beğendiniz mi ? :






*** *** Rica*** ***

Merhaba, cep telefonları için bir uygulama yazdım. Uygulamamın başarılı olması için onu android marketten indirir misiniz? Kesinlikle virüs ya da benzeri tehlikeler içermemektedir.
Aslında faydasız bir uygulama da değil. Allah korusun, acil durumlarda kan ararsanız eğer, şehre ve kan grubuna göre kan arama uygulaması. indirmek için lütfen : tıklayınız

*** *** Rica*** ***